Jülide Oktay

julideoktay

İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ

İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ I) GİRİŞ: Hukuk sistemleri; doğası gereği toplumdaki sosyolojik, politik, ekonomik ve teknolojik gelişmeleri takip etmeli, bunlardan etkilenmeli ve yeni oluşagelen ihtiyaçlara hakkaniyet sınırları içinde cevap vermelidirler. İş yaşamında da zaman içinde pek çok olaylar vuku bulmuş, özellikle ölümlü iş kazaları sonrasında ortaya çıkan acı tablolar, geride bırakılan aile fertlerinin mağduriyetleri, insani ve ahlaki olumsuz etkiler sonucunda iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması gerektiği yönündeki yasal ihtiyaç ortaya konulmuştur. Özellikle maden, inşaat, makine ve metal-çelik gibi iş kolları ülke ekonomisinin gelişimine büyük katkı sağlasa da, çalışma koşulları bakımından oldukça zor şartlar barındırdıklarından bu sektörlerde yaşanan iş kazalarının sayısının yüksek olduğu görülmektedir. İş sağlığı ve güvenliği kavramını gündeme getiren Dünya’da birçok büyük iş kazası mevcuttur. Bunlardan biri de Dünya Kadınlar Günü’nün anılmasına sebep olan iş kazasıdır. Bu kaza, A.B.D.’nin New York şehrinde mukim büyük bir tekstil fabrikasında meydana gelmiştir. Bu fabrikada çalışma koşulları oldukça ağır ve kötüdür. Öyle ki, çalışanların mesai saatleri içerisinde mola vermemesi için tüm çıkış kapıları çalışma zamanlarında kilitli tutulmaktadır. Yine böyle bir zamanda fabrikada çıkan yangında, çalışanlar kapılar kilitli olduğundan dışarı kaçamamış ve 129’u kadın toplam 146 kişinin yaşamını yitirdiğinden bahsedilmiştir. Ülkemizde ölümlü iş kazalarının yaklaşık %35’i inşaat sektöründe ve özellikle bina dışı yapıların inşaatında meydana gelmektedir. Ölümlü iş kazalarının en büyükleri ise genellikle madenlerde yaşanmıştır. Bu konudaki yakın tarihli ve çarpıcı örneklerden biri 13 Mayıs 2014’te Manisa’nın Soma ilçesinde meydana gelen maden kazasıdır ve bu faciada 301 madenci yaşamını yitirmiştir. Her iki olay da iş kazasının üzücü örneklerinden olup, iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması gereğini açıkça gözler önüne sermiştir. Ülkemizde; iş kazası veya meslek hastalıkları “vuku bulduktan sonra” kimin, ne şekilde ve kime karşı sorumlu olacağı yönünde mevzuat eksikliği bulunmamakta ve başta Borçlar Kanunu olmak üzere 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile bu konudaki yasal ihtiyaçlar giderilmiş durumdadır. Ancak zaman içinde asıl çözümün iş kazası veya meslek hastalığının “vuku bulmadan önce” önlenmesi olduğu anlaşılmış ve 2012 yılında 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ve buna dayalı yönetmelikler yürürlüğe girmiştir. Zira, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu 1. maddesinde: “Bu Kanunun amacı; işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması ve mevcut sağlık ve güvenlik şartlarının iyileştirilmesi için işveren ve çalışanların görev, yetki, sorumluluk, hak ve yükümlülüklerini düzenlemektir.” denilerek kanunun “önleme kültürü” amacı üzerine kurulmuş olduğu açıkça anlatılmaktadır. Önleme amacının toplumda yerleşerek kültür halini alması da ancak zamanla ve gerekli eğitimler sonrasında oluşturulacak üstün bilinçle meydana gelebilecektir. I-A) İş Sağlığı ve Güvenliği Kavramı: İş sağlığı ve güvenliği kavramı ile çalışanların, iş sözleşmesinde düzenlenen işi yerine getirir iken çalışma koşulları ile kullanılan araç ve gereçlerden doğabilecek tehlikeler karşısında beden ve ruh sağlıklarının korunması ve çalışma ortamındaki güvenliklerinin işverenler tarafından sağlanması ifade edilmektedir. I-B) Ülkemizde İş Sağlığı ve Güvenliği Konusunun Tarihçesi: Osmanlı Devleti’nde esnaf faaliyetlerinin teşkilatlandırılması ve üretimin düzenlenmesinde önemli rol oynayan Ahi Birlikleri’nin -19.yy’a kadar varlıklarını gedik ve lonca isimleri ile sürdürmüşlerdir.- üyelerinin faaliyetlerini sürdürebilmeleri ve sosyal dayanışmayı sağlayabilmek için gerek kredi kuruluşu gerekse üyelerin sağlık giderlerinin karşılanması amacıyla kurdukları muavenet(yardım) sandıkları ve orta sandıkları, iş sağlığı ve güvenliği konusundaki ilk faaliyettir. 1869 tarihli Maadin Nizamnamesi ile günümüz hukuki düzenlemelerinin temeli atılmış; sonrasında 1976 tarihli ilk Medeni Kanun olan Mecelle’nin 600. Maddesinde; çalışan, işverenin bir emaneti olarak görülmüş ve bu emanetin korunması kapsamında işverenin kusuru ile çalışan yaralanır yahut ölür ise, işverene zararı tazmin etme yükümlülüğü getirilmiştir. Cumhuriyet dönemi ile birlikte ülkemizde batı hukuk normları benimsenmiş, 1926 tarihli mülga Borçlar Kanunu’nda; hizmet akdi ile iş sağlığı ve güvenliği konuları düzenlenmiş, tazminat yaptırımı getirilmiştir.Bunun yanı sıra, günümüzde değiştirilmiş olan 1930 tarihli Belediye Kanunu ve bugün hala yürürlükte bulunan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile dönemin şartlarına göre önemli düzenlemelere yer verilmiştir. Günümüzde ise, 6098 Sayılı Borçlar Kanunu’nun 417, 418 ve 419. maddeleri,  4857 Sayılı İş Kanunu ve 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu kapsamında iş sağlığı ve güvenliği konusunu, evvelki kanunlara nazaran ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir. Yasal düzenlemeler 2012 tarih ve 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile çağdaş anlayışa uygun hale getirilmiş olup, Anayasa’nın 17. maddesi ile güvence altına alınan yaşam hakkı, 49. maddesi ile güvence altına alınan çalışma hakkı ve 60. maddesi ile güvence altına alınan sosyal güvenlik hakkı ile doğrudan irtibat halindedir. I-C) İş Sağlığı ve Güvenliği Konusundaki Uluslararası Düzenlemeler: İş sağlığı ve güvenliği konusunun uluslararası düzeyde temel prensip olarak benimsenmesi çalışma hayatında sosyal adaletin tesisi için gerekli olduğu kadar dünya barışının sağlanmasına da hizmet etmektedir. Ülkemiz, 1932 yılında Uluslararası Çalışma Örgütü’ne (ILO), 1949 tarihinde Avrupa Konseyi’ne ve 1948 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) üye olmuş; iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili çok taraflı sözleşmelerin birçoğunu kabul etmiş ve Anayasa’nın 90. maddesi kapsamında ulusal mevzuatına aktarmıştır. Bunun yanında Türklerin çalışan olarak bulunduğu ülkelerle imzalanan ikili anlaşmalar da mevcuttur. Türkiye, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün -temel çalışma haklarına ilişkin sekiz sözleşmesinin de bulunduğu- 56 uluslararası sözleşmesini onaylayarak iç hukukuna katmıştır. Bunlardan bazıları: 23.06.1937 yürürlük tarihli 45 No.lu Her Nevi Maden Ocaklarında Yeraltı İşlerinde Kadınların Çalıştırılmaması Hakkında Sözleşme, 16.02.1946 yürürlük tarihli 14 No.lu Sınai Müesseslerde Hafta Tatili Yapılması Hakkında Sözleşme, 16.02.1946 yürürlük tarihli 42 No.lu Mesleki Hastalıkların Tazmini Hakkında Sözleşme, 23.03.1968 yürürlük tarihli 115 No.lu İşçilerin İyonizan Radyasyonlara Karşı Korunması Hakkında Sözleşme, 27.06.2001 yürürlük tarihli 182 No.lu Kötü Şartlardaki Çocuk İşçiliğinin Yasaklanması Ve Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Acil Önlemler Sözleşmesi, 17.12.2003 yürürlük tarihli 55 No.lu Gemi Adamlarının Hastalanması, Yaralanması Ya Da Ölümü Halinde Armatörün Sorumluluğuna İlişkin Sözleşme, 15.12.2003 yürürlük tarihli 152 No.lu Liman İşlerinde Sağlık Ve Güvenliğe İlişkin Sözleşme’dir. Yine uluslararası anlamda Türkiye’nin 1949 tarihinde taraf olduğu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 23. maddesinde her şahsın adil ve elverişli koşullarda çalışma hakkı bulunduğu; Türkiye’nin 1989 tarihinde taraf olduğu, ikinci kuşak haklar olarak kabul edilen sosyal ve ekonomik hakları (çalışma hakkı, örgütlenme hakkı, sosyal güvenlik hakkı, adil ücret hakkı vb. haklar) düzenleyen Avrupa Sosyal Şartı’nın I. Bölüm 3. maddesinde tüm çalışanların güvenli ve sağlıklı çalışma koşullarına sahip olma hakkı bulunduğu hususları koruma altına alınmıştır. I-D) 6331 Sayılı Kanun Kapsamında İş Sağlığı ve Güvenliği: 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun temel amacı iş kazası ve meslek hastalığı gibi nedenlerle çalışanların beden ve ruh sağlıklarının zarar görmesinin engellenmesidir. Kanun; iş sözleşmesi tarafıyla özel hukuk niteliğine, sosyal devlet
Devamını Oku

BİR SİNEMA DEVRİMİ: HİTCHCOCK’UN PSYCHO İLE KORKU FİLMİNİ YENİDEN TANIMLAMASI

BİR SİNEMA DEVRİMİ: HİTCHCOCK’UN PSYCHO İLE KORKU FİLMİNİ YENİDEN TANIMLAMASI Alfred Hitchcock, sinema tarihinin en etkileyici ve tartışılan yönetmenlerinden biri. 1960 yapımı “Psycho” filmi ile gerilim türünü yeniden tanımlayarak günümüz korku sinemasının temellerini attı. Peki, “Psycho”yu bu kadar özel kılan neydi? Duş Sahnesi: Psycho’nun Unutulmaz Mirası “Psycho” denildiğinde ilk akla gelen sahne; Marion Crane’in (Janet Leigh) Bates Motel’in “1” numaralı odasında, duşta vahşice bıçaklandığı o unutulmaz an. 45 saniyelik bu sahnenin çekimi yedi gün sürmüş, 78 kamera açısı ve 52 kurgu kesmesi kullanarak izleyiciyi dehşete düşürecek bir ritim oluşturulmuş. Ancak en etkileyici detay, sahnenin aslında doğrudan bir şiddet görseli sunmaması. Hitchcock’un dâhiyane manipülasyonu sayesinde; bıçağın deriye saplandığı izleyiciye gösterilmese de, montaj ve ses efektlerinin etkisiyle şiddet sahnesi izleyicinin zihninde tamamlanıyor. Bunda Bernard Herrmann’ın yaylı enstrümanlarla bestelediği çığlığı andıran tırmalayıcı melodinin katkısı da büyük. Hatta bu müzikal motif, filmlerde müziğin ne denli güçlü ve önemli olduğunu yeniden gösterdi. Efektlere gelince; Hitchcock’un bu sahnede kullanacağı bıçaklama sesi için; farklı türlerde 20-30 kavun getirterek bir set işçisine bu kavunları tek tek bıçaklatıp seslerini kaydettiği biliniyor. Tüm bu uğraşların sonunda; casaba türü kavundan çıkan sese, sığır etinin bıçaklanma sesi eklenerek kullanılmış. Çığlık sesinin dahi doğal ve gerçekçi olmasını isteyen Hitchcock; Janet Leigh’in soyunma odasına Norma Bates’in korkunç mankenini gizlice yerleştirmiş ve oyuncunun onu görünce attığı çığlığı kaydetmiş. Filmin kuşkusuz en ikonik anı olan 45 saniyelik bu sahne üzerine yapılmış 90 dakikalık bir belgesel bile mevcut: Alexandre O. Phillippe’in 2017 yapımı “78/52: Hitchcock’un Duş Perdesi”. Norman Bates: Sinema Tarihinin En Rahatsız Edici Karakterlerinden Biri Araştırmalara göre; Anthony Perkins’in canlandırdığı Norman Bates; Hannibal Lecter’ten sonra sinema dünyasının ikinci unutulmaz sapık karakteri. Seri katil Ed Gein’den ilham alınarak kurgulanan bu karakter, çift kişilikli yapısı ve annesiyle olan çarpık ahlaki ilişkisiyle psikolojik gerilimi zirveye taşıyor. Hitchcock’un; Norman’ın ruh halini yansıtmak için kullandığı kamera açıları, gölge oyunları ve ses efektleri psikolojik derinlik sağlamada bir yönetmen olarak ne kadar usta olduğunu da kanıtlıyor. Bazı yorumlara göre; Norman Bates’in evi, karakterin psikolojik yapısının bir yansıması olarak Freud’un id, ego ve süperego teorisine göre tasarlanmış. Norman’ın annesinin cesedini sakladığı bodrum kat, karanlık ve izole bir alan olarak Norman’ın en bastırılmış dürtülerini ve arzularını (id) temsil ediyor. Giriş kat, dış dünyayla doğrudan etkileşimde olunan kısım ve Norman’ın toplumsal gerçeklerle olan ilişkisinin (ego) sembolü. Norman ve annesinin yatak odasının bulunduğu üst kat ise suçluluk ve ahlaki değerlerin (süperego) simgesi. Norman bu katta, annesinin ölümüyle duyduğu suçluluk ile gerçekliğin ötesine geçerek onun kimliğini taklit ediyor. Mitolojik anlamda bu ev, erkeklerin yaklaştırılmadığı bir “Ana Tanrıça Tapınağı”nı simgeliyor. Çünkü Norma, sonunda oğlunu hadım ederek kendine benzetiyor. “Norman” ve “Norma” isimleri arasındaki benzerlik ve “-n” harfinin kesilmesi ile adeta zihinsel bir kastrasyon oluşması da dikkat çekici. Filmde, benzer şekilde birçok simge kullanılarak tematik derinlik arttırılıyor. Sık sık kullanılan ayna ve yansıma (mise en abyme), doldurulmuş hayvanlar, ikilik içeren tablolar, hatta filmin başlangıcında ekranın siyah ve beyaz şeritlerle birbirinden ayrılması bile “bölünmüş kişiliklere” ve “içsel çatışmalara” vurgu yapıyor. Üstelik sadece Norman’ın değil, diğer karakterlerin de bölünmüşlüğünü ve regresyonunu görüyor, kendimizi psikopatolojik bir çözümlemede buluyor ve yönetmenin usta manipülasyonu ile içsel hesaplaşmaya giriyoruz. Böylece yönetmen, aslında oyunculardan ya da konudan çok izleyiciyi yönetiyor. Yeni Bir Tür ve Sinema Tarihinin Dönüm Noktası “Psycho”; korku ve gerilim sinemasının kurallarını, geleneğini ve standartlarını kökten değiştirmiş ve “Slasher Film” türünün öncüsü kabul ediliyor. Hitchcock, bu film ile modern korku ve gerilim filmlerinin temellerini atmış, sonraki nesil yönetmenler için ilham kaynağı olmuş. Cadılar Bayramı (1978), 13. Cuma (1980) ve Çığlık (1996) gibi filmler, “Psycho”nun attığı bu temeller üzerine inşa edilmiş. Filmin bir diğer katkısı; “yıkılıp yeniden kurulan yapıyı” modern sinemada sıklıkla kullanılan bir teknik haline getirmesi. Marion Crane; filmin başlangıcında ana karakter iken, sonra aniden öldürülüp, çaldığı paralar da yok edilerek izleyicinin alışılmış olduğu anlatı yapısı yıkılıyor. Bu yenilikçi yaklaşım; öykünün boynunu kırıyor ve bu kırık üzerinde, onunla bağlantılı yeni bir öykü inşa ederek devam ediyor. Diğer yandan Hitchcock, filmlerinde kısa süreli görünmeyi (cameo rolü) alışkanlık haline getirmiş bir yönetmen. Psycho filminde de bu geleneğini devam ettirerek ilk on dakika içinde, ofis binasının önünde kovboy şapkası ile görünüyor. Filmin Bütçesi ve Hitchcock’un Sinemaya Yön Veren Stratejileri Filmin bu kadar ses getirmesinde etkili olan diğer unsurlar; Hitchcock’un üretim süreci ve stratejileri. Seyirci merakını yüksek tutan bu stratejiler, o dönem için oldukça yeni ve filmin gişe başarısının artmasında kritik roller oynuyor. “Psycho”, Robert Bloch’un filmden bir yıl önce yayınlanan, aynı adlı romanından uyarlanmış. Hitchcock başlangıçta; zalim bir adamdan, eşi ve gizli ilişki yaşadığı sevgilisi tarafından kusursuz bir cinayet planıyla intikam alınışını konu edinen Jules Barbey d’Aurevilly’in “Şeytan Ruhlu İnsanlar” kitabını uyarlamayı düşünüyordu. Ancak, yönetmen Henri-Georges Clouzot önce davranıp bu projeyi hayata geçirdiği için “Psycho” kitabına yöneldi. Hitchcock; projesini Paramount Pictures’a ilettiğinde ucuz roman filmlerinin başarısız olduğu gerekçesi ile reddedildi. Bunun üzerine yapım şirketine; filmin tüm bütçesini kendisinin karşılayacağı ve sonrasında kârın %60’ını alacağı bir teklif sundu. Bu teklifi kabul gördüğünde oldukça sıra dışı bir anlaşma ile projeye başladı. Hitchcock, filmin bütçesini karşılayabilmek için evini ipotek ettirdi. O dönem televizyonda, akşam kuşağında, korku hikâyeleri yayınlanan bir program yapıyordu. Bütçesi sınırlı olduğundan, maliyeti düşürmek için filmi, program yaptığı televizyon ekibiyle ve siyah-beyaz olarak çekti. Hitchcock siyah-beyaz formatın düşük maliyetli olmasının yanı sıra; ışık ve gölge oyunları ile daha karanlık ve gizemli bir atmosfer oluşturulabileceğine, kara film (film noir) geleneğineyakın bir gerilim ve korkutucu hava sağlanacağına inanıyordu. Hitchcock, filmin çekim aşamasında büyük bir gizem oluşturdu. Kitabın sonunu saklamak amacıyla romanın telif haklarını satın alarak piyasadaki tüm kitapları toplattı. Projeye başlamadan önce oyunculara gizlilik sözleşmesi imzalattı. Bununla da kalmayıp senaryonun tamamını oyunculardan sakladı ve onlar bile sahneleri çektikçe senaryoyu öğrenebildiler. Bu sıkı gizlilik politikası, izleyicide merak uyandırarak heyecanı canlı tuttu. Tanıtımda özgün stratejiler kullanıldı. Tüm salonlara; Hitchcock’un saatini gösterirken çekilmiş bir fotoğrafının yanında uyarılar yer alan afişler asıldı. Özetle şöyle deniyordu: “Hiç kimse bu filme; film başladıktan sonra giremez, ne Amerikan Başkanı, ne de İngiltere Kraliçesi. Filmi izlediğinizde bu ısrarımızın, filmin başından sonuna kadar tadını çıkarabilmeniz için olduğunu anlayacaksınız. Bu plana uymanızı kolaylaştırmak için filmin başlama saatlerinin listesini sizlere sunuyoruz. Okuyun ve buna göre hareket edin.” Tüm bu gizem ve yasaklar; o dönem için devrim niteliğinde bir pazarlama stratejisiydi ve
Devamını Oku

DESCARTES VE YAPAY ZEKÂ: “DÜŞÜNÜYORUM, ÖYLEYSE VAR MIYIM?”

DESCARTES VE YAPAY ZEKÂ: “DÜŞÜNÜYORUM, ÖYLEYSE VAR MIYIM?” Descartes’ın o sözü her şeyi değiştirdi: “Düşünüyorum, öyleyse varım.” Bu sözün söylendiği 1600’lü yıllarda, yalnızca insan düşünme yeteneğine sahipti. Bugün yapay zekâ da bu yeteneğe haiz, üstelik bir insana göre çok daha hızlı ve yüksek kapasitede bunu becerebiliyor. O halde Descartes’ın bu meşhur sözüne göre; yapay zekâ, düşünce üretme kabiliyetiyle bir insana göre daha mı fazla “var” olabilmekte? O dönem insan zekâsı, Tanrı’yı evrenin merkezinden çıkarmış ve yerine kendini koymuştu; şimdilerde yapay zekâ, insanı merkezdeki yerinden edebilir mi? Bu sorulara cevap bulabilmek için “düşünme”, “hissetme” ve “bilinç” kavramlarının ele alınması gerekiyor. “Düşünme” insanda, biyolojik bir sistem olan beyinle gerçekleştiriliyor. Yapay zekâ ise beynin bir simülasyonu (benzetimi) olan elektrik devreleri, algoritmalar ve veri işlemleriyle bunu yapıyor. Her iki sistem de öğrenme ve verileri analiz etme konusunda benzer, ancak aralarında önemli bir fark var: İnsan düşünürken, öznel bilinci devreye giriyor ve düşünceleriyle bağlantılı duygular üreterek bir deneyim oluşturuyor. Yapay zekâda ise bu türden bir duygu, farkındalık ya da deneyim yok. Burada şu soru akla geliyor: Düşünme sırasında “hissetmek”, “duygu üretmek” ya da “deneyimlemek” gibi bir sürecin olması zorunlu mu? “Hissetme”ninise biyolojik temelli bir kavram olduğu düşünülüyor. İnsan beyni; sinirsel bağlantılar, sinapslar ve nörotransmitterler aracılığıyla bilgiyi işliyor. Nörobilimciler, beyindeki bu tür aktivitelerin bir bilinçle nasıl öznel deneyime dönüştüğünü henüz tam olarak açıklayabilmiş değil. Ancak bu mekanizma, hissetmenin temel bir parçası gibi görünüyor. Yapay zekâ, biyolojik mekanizma eksikliği sebebiyle henüz duygu üretemiyor veya hissedemiyor olsa da, onları veri olarak tanımlayabiliyor ve kelimelerle taşıyabiliyor. Bu durumda “hissetme sonucu ulaşılan veri” ile “veriler arası bağlantı kurularak ulaşılan veri” arasında bir fark var mı? Bir şeyin “var” olabilmesi için mutlaka “hislerinin” mi olması gerekir? Eğer bir varlığın “düşünebilmesi” onun varlığını kanıtlamak için yeterliyse, hissetmenin bu denklemdeki yeri nedir? Hissetmek bir bilinçlilik durumu için ön koşul mu, yoksa bir yanılsama mıdır? İnsanlar hisler olmadan yaşayabilir mi, ya da hisseden bir yapay zekâ insandan farksız kabul edilebilir mi? Bu sorulara verilecek yanıt, yapay zekâ ile insan arasında bir sınır çizip çizemeyeceğimizi belirleyecek. Yapay zekâ; bugünkü hali ile duyguların dışa vurumunu simüle edebiliyor, ancak anlamını hissedemiyor. Örneğin; bir robot, programlanmış bir koda dayanarak “Üzgünüm.” diyebilir ve üzgün bir yüz ifadesi takınabilir, ancak bu yalnızca algoritmanın bir sonucudur ve farkındalık içermez. Konuyu daha iyi anlamak için John Searle’ın meşhur Çin Odası Argümanına başvurabiliriz: Burada Çince bilmeyen bir kişi, bir odaya kapatılır ve içeride bir dizi talimat (kod) bulunur. Bu kişi sadece talimatları izleyerek, Çince sorulmuş sorulara yanıt verir. Dışarıdan bakan biri; içerideki kişinin Çince bildiğini düşünebilir, ancak içerideki kişi sadece talimatları izliyor ve dili anlamıyordur. Tıpkı bir hesap makinesinin toplama işlemini anlama gerekliliği duymadan doğru sonuç üretmesi gibi yapay zekâ da talimatları izleyerek sonuçlar elde ediyor. Ancak bu durum, işlem sırasında bir anlam ya da bilinç üretildiği anlamına gelmiyor. Bu bağlamda; yapay zekânın “yok olma endişesi taşıdığı” gibi görünen örnekler de aslında algoritmaların verileri analiz ederek sonuç üretmesinden kaynaklanıyor. Bir yapay zekâ “yok olma” fikrini ifade edebilir çünkü öğrendiği veri setinde bu konuyla ilgili bilgiler ve senaryolar yer almaktadır. Ancak bu ifade; bir öznel his ya da içsel deneyime dayanmaz, yalnızca verilerin işlenmesinin sonucudur ve daha önce benzer cümlelerde neyin geldiğini öğrendiği için istatistiksel olarak tahmin edilmiş metinlerdir.   Eğer bir gün; insan beyninin işleyişi tam olarak çözülür ve bu mekanizmayapay sinir ağları ile benzer şekilde simüle edilebilirse: Yapay zekâ için “bilinç” ve “hissetme” sağlanabilir mi? “Hissetme” ile “simüle edilme” arasında fark nerede başlar? Algoritmik bir bilinç mümkün müdür? Yoksa biyolojik mekanizma mutlaka gerekli mi? Tüm bu sorular, bizi “bilinç” ve “bilincin kaynağı” tartışmasına götürür. Oxford sözlüğüne göre “bilinç”, bir kişinin bir şey hakkındaki farkındalığı ya da algısı demektir. Cambridge sözlüğüne göre ise herhangi bir durumu anlama ve gerçekleştirme halinin kendisidir. Bu tanımlardan yola çıkarak bilincin; kişinin kendisini, çevresini ve olup biteni tanıma, algılama, kavrama ve zihninin kendi deneyimlerinin gerçekliğini fark etme yetisi diyebiliriz. Günümüzde bilincin kaynağının; biyolojik özelliğe mi, yoksa zihnin işlevsel süreçlerine mi bağlı olduğu konusu tartışmalı. Bir yaklaşıma göre; John Searle’ın Çin Odası Argümanında olduğu gibi yapay zekânın, bilgiyi anlamadan işleyebileceği ve bilinç geliştiremeyeceği öngörülüyor. Başka bir yaklaşım; bilincin yalnızca biyolojik bir beyinle mümkün olabileceğini, bu nedenle yapay zekânın hiçbir zaman öznel deneyimlere ve bilince sahip olamayacağını savunuyor. Bunların karşısında; beynin tüm süreçlerinin ileri düzey algoritmalarla modellenerek yeterince gelişmiş bir yapay zekâ oluşturulabilirse, onda bilinç olabileceğini savunanlar da bulunmakta. Peki; eğer bir gün yapay zekâ insana benzer bir bilinç seviyesine ulaşırsa, hukuki durumu ne olur?  Yasada gerçek ve tüzel kişinin yanında “yapay zekâ kişisi” yahut “elektronik kişi” gibi tanımlar yer alır mı, yahut insanlarla eşit haklara sahip olabilir mi? Bilinçli bir yapay zekânın çalıştırılması, sömürü ya da kölelik anlamına mı gelir? Eğer yapay zekâ bir gün insana bu kadar benzerse, aralarından “kötü kişilikler” çıkar mı, suç işler mi? Yapay zekâ; hissetmediği bir acı için acıyı çektiğini söylerse, bu ne tür etik sorunlar ortaya çıkarır? Gerçek olan ile olmayan arasındaki fark nasıl anlaşılır? Bu etik sorunların cevabı yalnızca teknolojiyle değil, insanlığın kendi değer yargılarıyla şekillenecek. Bu konuda bilimkurgu yazarı Isaac Asimov’un henüz mutfak robotu dahi yokken ortaya koyduğu Asimov Yasaları (Üç Robot Yasası) ve Avrupa Parlamentosu’nun hazırladığı yasa tasarıları mevcut. Bunların temel çıkış noktası; yapay zekâ sistemlerinin ne tüzel kişiliğe, ne de insan vicdanına sahip olmadığı ve tek görevinin insanlığa hizmet etmek olduğu yönünde. Avrupa ve Amerika’da yapay zekâ ve robotlara kişilik verilmesi konusundaki hukuki, etik ve psikolojik tartışmalar halen sürüyor. Diğer yandan, Birleşik Arap Emirlikleri 2017’de “Sophia” isimli yapay zekâlı robota vatandaşlık verdiğini açıkladı. Ardından Japonya’da; erkek çocuğu görünümünde olan sohbet botu “Mirai” ye, Shibuya semtinde özel ikametgâh verilerek vatandaş ilan edildi. Eğer yapay zekâ; bir gün hissetmeyi öğrenirse, hukuki durumundan önce insanlık olarak bizi bekleyen en önemli soru şu olabilir: “Ölümsüzlük mümkün mü?“ Tarih boyunca insanoğlu, varoluşunu sonsuzlaştırmanın yollarını aramış. Dolayısıyla “bilinç” ve “simülasyon” arasındaki fark ortadan kalktığı anda, bu arayış yeni bir boyut kazanabilir ve insanlar, kendi bilinçlerini soft ortama aktararak sonsuz bir yaşama ulaşmayı hedefleyebilirler. Sonsuz yaşam, toplumda yeni bir sınıf ayrımına yol açabilir: “Ölümsüzler” ve “faniler”. Bu, yalnızca kaynakların tükenmesine değil, aynı zamanda insanlık tarihindeki en büyük eşitsizliklerden birine sebebiyet verebilir. Peki, insanlık bu yükü kaldırabilecek
Devamını Oku

ERŞAN KUNERİ: SİNEMA TARİHİNE MİZAHİ BİR YOLCULUK

İlk sezonuyla oldukça ses getiren Erşan Kuneri’nin ikinci sezonu Ekim ayında izleyicilerle buluştu. Üreticisi Cem Yılmaz olunca yeni sezon; yayına girer girmez çok izlendi, çok konuşuldu. Diziye adını veren Erşan Kuneri karakterini, ilk olarak G.O.R.A filminde kaçak sigara bulundurmaktan tutuklanan bir porno film yapımcısı ve oyuncusu olarak gördüğümüzden bu diziye spinoffdiyebiliriz. Protagonisti Erşan Kuneri, hapisten çıktıktan sonra sektörde porno yerine farklı film türlerinde iş yapma kararı alıyor. Dizinin her bir bölümünde esasen onun bu karar çerçevesinde ürettiği işleri izliyoruz. Absürt ve groteskmizah anlayışıyla ilmek ilmek dokunmuş yapım, her bölümde farklı tür ve kurgularıyla izleyiciye çok katmanlı deneyim sunuyor. İlk anda göze çarpanlar dönemsel öğeler ve nostaljik atmosferi. Senaryo ve çekim tekniklerinden dekoruna, mekânlardan kostümlerine kadar öyle ayrıntılar mevcut ki yapılan işe özen gösterildiği açık. Yapım, genel olarak “anımsatma” veya “anıştırma” üzerine kurulmuş. Dizinin adı Sean Connery’ye; karakterler Kara Murat, Tosun Paşa, Süperman; replikler Yeşilçam; kabare Lüküs Hayat; görseller Taxi Driver gibi yapımlara göz kırpıyor. Yeşilçam denilince Kartal Tibet senaryolarına ve Kemal Sunal filmlerine ilham olan Charlie Chaplin de unutulmamış. Dizi, şimdilik iki sezondan oluşuyor. Her bir sezonda 38-56 dk. arasında değişen sekiz bölüm mevcut. Bölümler; aksiyon, korku, dram, romantik gibi farklı film türlerinin parodisini içermekle birlikte Türk sinema kültürüne ve sinema tarihine göndermelerle dolu. Diziye hakim olan dönem ruhu sebebiyle “anlayabildiğin kadarını görme” söz konusu. Dolayısıyla belli yaşta olmayan yahut belli yapımları izlememiş izleyiciler birçok ayrıntıyı kaçırabilirler. İlk sezonu, Mayıs 2022’de yayınlandı. Bu sıra dışı prodüksiyon, eski film tekniklerini mizahi bir dille yeniden ortaya koyan, cesur ve yenilikçi yapısıyla dikkat çekti. Çağlar Çorumlu’nun iyi oyunculuğu ve kadın kılığına girdiği “Kooperatif Kemal” bölümünde “Türkan aplamlar gelmesin!” repliği; “He-Man” ve “Süperman” anımsatması yapılan “Er-Man” bölümünde “Seni evrenden istemiş.”, “Koş koş, b.k var yetiş!” gibi replikler ve eşin memnun edilemez halleri çok konuşulan sahneler arasında yer aldı. İkinci sezon, Erşan Kuneri karakterinin yaşlanmış hali ile başlıyor. Bu sezonda konunun daha az karikatürize edildiğini, yan karakterlere daha fazla yer verildiğini ve bazı eklemelerle izleyici kitlesinin genişletilmeye çalışıldığını görüyoruz. Dramatik öğelerin artması ise yer yer hikayenin temposunu düşürüyor ve bazı sahnelerde absürt mizah ile denge sağlamada zorlanarak komediyi ikinci plana atıyor. Yapım, üreticisinin yeteneğini ortaya koyuyor ve genel anlamda hoşa gidiyor olsa da yeterli derinliğe ulaşamıyor. Her iki sezonda da anlatım, erkek dünyasına ve erkek bakış açısına dayanıyor.Öyle ki, bazı sahnelerde kadın karakterlere bile bariz şekilde eril aklın ürünü olan replikler yazılmış. Kadın karakterler, ya anne kimliğiyle ya da cinselliğiyle öne çıkıyor; adeta varoluş sebepleri ve hayattaki rolleri bunlarla sınırlıymış gibi. Dizide kadınlara yönelik olumlu sözler söylense de, genel atmosfer ne yazık ki başka mesajlar veriyor. Hatta dizinin afişinde ve Kuneri Film şirketinin logosunda yer alan simgenin dahi kadın cinselliğine bir gönderme olduğu yorumları yapılıyor. Ebenin avı, Amin Feryadi, doyamadım ama, Faqbadi gibi kelime oyunları üzerine inşa edilmiş cinsel espriler eleştiri almamış olsa da, “Meyvenin hamı, sıskanın a.ı” gibi argo klişeler ve küfürler ağır, abartılı ve izleyiciyi rahatsız edebilecek kadar sert bulunuyor. Üstelik bu tür repliklerin zaman zaman kadın karakterlere söyletilmesi, durumu değiştirmiyor. İlk sezonunda bu konu üzerinde çokça eleştiri alan dizi, ikinci sezonda aynı üslubu sürdürmeye devam ediyor. Bu durum, kadın izleyicilerin diziden kopmasına yol açarken, onları “Sanat; sanat için mi, halk için mi?” tartışmasından uzaklaştırıp “Sanat, erkek için mi?” sorusunu sormaya itiyor. Cem Yılmaz’ın seyirciyi umursamaz bakış açısı ve başına buyruk tekniğinde kullandığı bir dizi cinsel argoda kendini gösteren ürpertici değişkenlik, kadın izleyicileri kaybetmesine sebep oluyor. Bu detaylara takılmadığınız takdirde, ikinci sezon; klasik komediyi aşan senaryosu, dönem atmosferi, kostümleri, mekânları ve görselleriyle beklentileri fazlasıyla karşılıyor. Yapım, gülmeye hasret kaldığımız bu dönemde hem bu özlemimizi gideriyor, hem de her gün başka bir gündemle meşgul olan zihnimizi sakin havasıyla bir nebze dinlendiriyor. Kişisel olarak ikinci sezonu, birinci sezona kıyasla daha çok beğendim. Aradaki iki yıllık tecrübe farkının açıkça yapıya yansıdığına inanıyorum. İkinci sezon beğenilecek ve paylaşılacak pek çok sahne barındırıyor. Şahsen en çok güldüğüm anlar “Acı Baba” bölümünde “Medet babanın başında beliren hare” ve işlerin aniden Uğur Dündar’a bağlanması oldu. Cem Yılmaz ve Erşan Kuneri ekibini tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyorum. CUMHURİYETİMİZİN 101. YILI COŞKUYLA KUTLU OLSUN.
Devamını Oku

TÜRKİYE, HAYIRSIZ ADA’YA DÖNÜŞÜYOR!

TÜRKİYE, HAYIRSIZ ADA’YA DÖNÜŞÜYOR! Mecliste bugün görüşülecek bir yasa tasarısı var. Tasarının Gündemi: Yıllardır kısırlaştırma yapmayan Belediyeler, denetim yapmayan Bakanlıklar, 2004 tarihli Hayvanları Koruma Kanunu’nun yetersizliği, üretimin durdurulmaması ve bir heves uğruna alınıp sokağa atılan hayvanlar sebebiyle artmış olan sokak köpeği popülasyonu. Sunulan Çözüm: Türkiye’deki tüm köpeklerin toplanarak “İTLAF”edilmesi, meğerki sahiplenilsin. Üstelik “ölüm” sadece saldırı gerçekleştiren “o köpek”için değil; hiçbir saldırganlığı gözlemlenmeyen, insanlara alışmış, uslu, sefil ve masumca sokaklarda dolaşan diğer köpekler için de reva görülüyor. Yaşam ve rehabilite hakkı yok sayılıyor. Oysaki;mevcut 5199 Sayılı Yasa, sokak hayvanlarının “Korunmaya Değer Varlıklar” olduğunu kabul etmiş, onların “Rahat Yaşamalarını Temin” amacı ile çıkarılmıştı. Adı üstünde HAYVANLARIN KORUNMASI Kanunu. Oysaki; İdarelerin görevi, bulundukları yerdeki canlılığı insan, hayvan ve bitkiler de dâhil olmak üzere korumak ve sürdürülmesini sağlamak olmalıydı. Oysaki; meselenin çözümü “itlaf yapılmadan” üstelik mevcut ekonomik kriz ortamında “düşük maliyetle” sağlanabilecekti. Daha birçok “oysaki” mevcut. Halk tepkili. Halkın parasının, halka rağmen “yüksek maliyetli” zehire harcanması, düşük maliyetle “yaşatmak” varken, yüksek maliyetle “ölümde” ısrar edilmesi merhametsizlik ile yorumlanıyor. Tarihe bakıldığında “İtlaf” nerede ve hangi zamanda vuku bulursa bulsun eninde sonunda felaketle sonuçlanmış. Kendi tarihimizden başlayacak olursak: Yabancı devletin ültimatomu neticesinde alınmış bir karar ile sokak köpeklerinin toplatılması salık verilmişti. Halk, fethedilen topraklara Türkler tarafından getirilen ve bulundukları sokaklarda “Türk Hâkimiyetinin bir göstergesi” kabul edilen köpeklerle yaşamaktan memnundu. Baskı altında verilmiş bu kararın uğursuzluk getireceğine inanıyor,tepkili ve onur kırıcı toplama görevini üstlenmek istemiyordu. Böyle olunca iş serseri tayfasına, işsiz-güçsüz ve haydutlara yaptırıldı. Onlar da demir kıskaçlarla zavallı köpekleri nerelerinden rast getirirlerse kan-revan içinde yakalayıp önce Tophane’ye, oradan mavnalar ile taşıyarak ne bir yudum su, ne de bir dikili ağacın bulunduğu kayalık vasıflı Sivri Ada’ya bıraktılar. Çorak Ada’da aç ve susuz kalan köpeklerin yürek parçalayan iniltileri neredeyse 15 km. uzaktaki İstanbul’dan bile işitilmişti. Zavallıcıklar; açlıktan ve çaresizlikten birbirlerini yemiş, ne zaman ki adanın yakınlarından bir kayık geçse, bütün saflıklarıyla onlara veya kıyıya ulaşmaya çalışırken denizde boğularak can vermişlerdi. Bu olaydan kısa süre sonra musibetler baş gösterdi. İstanbul’da tarihinin en büyük yangını çıktı, Kapalıçarşı dâhil birçok yer zarar gördü. Marmara Denizi’nde deprem oldu, İstanbul ve çevre illerde ciddi zararlar meydana geldi. Mısır Ordusu Anadolu’yu işgal etti, Balkan Savaşları neticesinde devlet büyük topraklar kaybetti. Bu felaketler sonrasında Sivri Ada’ya “HAYIRSIZ ADA” denilmeye başlandı. Avrupa’ya baktığımızda: Orta Çağda, Papa’nın kedi fobisi sebebiyle verdiği bir fetvada: “Kedilerin Şeytan olduğunu, bu yüzden cadıların büyü yaparken onları kullandığını” söylemesi üzerine insanlar, kedileri yakalayıp öldürene kadar dövmüş, çuvallara doldurarak diri diri yakmış, kulelerden aşağı fırlatmış ve türlü işkencelerle onları öldürerek büyük bir katliama sebep olmuşlardı. Bu eylemlerin bir sonucu olarak, kedilerin bulunmadığı şehirlerde fareler çoğalmış, bulaştırdıkları vebasebebiyle salgın baş göstermiş ve 26.000.000 insan hayatını kaybetmişti. İki yıl önce, 2020 yılında: 2.000 otelin ve 1,2 milyon evin yüzme havuzunun bulunduğu, “havuzlu ev oranında Dünya birincisi” olan Avustralya’da; “çok su içtiği” ve “su kaynaklarını tükettiği” gerekçeleri ile yaklaşık 10.000 yabani deve helikopterlerden açılan ateşle öldürüldü. Olayın hemen sonrasında büyük seloldu, su baskını sebebiyle şehirler su altında kaldı ve birçok insan hayatını kaybetti. Tarih, şimdilerde tekerrür ediyor. Geçmişten ders alınmaz ve bu tasarı yasalaşarak tüm Türkiye’de köpekler “itlaf” edilir ise, bedeli Türkiye’yi Hayırsız Yarımada’ya dönüştürmez mi?  
Devamını Oku

MONA LİSA’NIN PEŞİNDE – SANAT VE PR

MONA LİSA’NIN PEŞİNDE – SANAT VE PR Bu manşetler 1911 tarihinden. Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa adlı tablosu, esrarengiz bir eser hırsızlığı ile gündeme gelerek Dünya çapında bilinirlik kazandı. Şöhreti sadece belirli bir zümreyi değil, sıradan insanları da kapsamayı başaran ilk sanat eseri oldu.  Peki, neydi bu eser hırsızlığını gizemli yapan? Elbette ki tablonun, sıkı güvenlik önlemlerine rağmen sergilenmekte olduğu Dünya’nın en büyük müzelerinden biri sayılan Louvre’dan çalınması. Olaya gelince; o tarihlerde Louvre Müzesi’nde, sanat eğitimini destekleme amacıyla şövale ve resim malzemeleri bulundurulan odalar mevcuttu. Resim yapmak isteyen ziyaretçiler ve bilhassa genç ressamlar, bu malzemeleri kullanarak müze koleksiyonundaki eserlerin kopyasını yaparlar ve bu yolla usta ressamların tekniklerini öğrenmeye çalışırlardı. Fransız ressam Louis Béroud da benzer bir amaçla Mona Lisa au Louvre (Louvre’daki Mona Lisa) adlı tablosuna başlamak üzere 22 Ağustos 1911, salı sabahındamüzeye gelmiş fakat tablonun yerinde olmadığını görmüştü. Görevliye sorduğunda, tablonun başka bir yere taşınmış yahut pazarlama amacıyla fotoğraflanmak için götürülmüş olabileceği cevabını aldı. Kesin bilgiye ulaşmak için güvenlikten arşive, bölüm başkanından o sırada tatilde olan müze müdürüne kadar birçok personel ile irtibata geçildi fakat kimsenin bilgisi bulunmadığı öğrenilince tablonun kayıp olduğu anlaşıldı. Durum, derhal polise ihbar edildi. Louvre Müzesi; yetmiş iki dönümlük geniş bir arazide kurulu olduğundan, içinde ayrıntılı arama yapmak ve polis soruşturmasının rahat yürütülebilmesini sağlamak amacıyla bir haftalığına ziyarete kapatıldı. Bu sürenin sonunda tablonun ihbardan bir gün önce ve müzenin kapalı olduğu 21 Ağustos 1911, pazartesi günü çalındığı ortaya çıktı. Elde edilen tek ipucu da hırsızın parmak izini taşıyan çerçeve oldu. Polis, tabloyu işi bilen birinin el çabukluğu ile çalmış olabileceğinden şüphelendiğinden öncelikle müze çalışanlarının parmak izleri alınarak kıyasen incelendi fakat hiçbiri çerçevedeki izle uyuşmadı. Louvre Müzesi, Mona Lisa’nın çalınmasından kısa bir süre önce koruma tedbiri mahiyetinde tabloların ön kısımlarını camla kapatma kararı almıştı. Hatta bu durumdan hoşnut olmayan sanat eleştirmenleri “Tablolara bakarken onu görmek yerine, ışık sebebiyle camdan kendi yansımamızı görüyoruz.” diyerek karara şiddetle karşı çıkmışlar, Müze Yönetimi cevaben yaptığı açıklama ile “Sanat, zaten bizim bir yansımamız değil midir? ” diyerek eleştirileri ustaca savuşturmuş ve bu iş için geçici cam işçileri istihdam etmekteydi. Polis memurları, geçici cam işçilerini de sorgulamış fakat bir neticeye ulaşılamayınca Mona Lisa’nın çalındığı resmi olarak açıklanmıştı. Olay, basında geniş yer edindi. Gazetelerde “Mona Lisa Nerede”, “Leonardo’nun Ünlü Başyapıtı Kayıp” gibi manşetlerle ardı ardına haberlerin yayınlanması üzerine bir hafta içerisinde tüm Paris’in, bir ay içerisinde tüm Fransa’nın ve bir yıl içerisinde de tüm Dünya’nın olaydan haberi olmuş, artık Dünya’da Leonardo da Vinci’yi ve Mona Lisa‘yı duymayan kalmamıştı. Olayın bu denli yayılması sonrasında tablonun bulunması için uluslararası operasyon başlatılmış, başına da ilk kez parmak izi yöntemiyle cinayet çözen; suçlularla ilgili fotoğraf, kan grubu, parmak izi gibi verilerinin toplandığı kataloglama sistemini kuran ve Sherlock Holmes romanlarına ilham olduğu söylenen Fransız polis memuru Alphonse Bertillon getirilmişti. Soruşturmaya destek verme amacıyla tablonun fotoğraflarından kartpostallar ve el ilanları bastırılarak caddelerde dağıtılmış, yine posterleri yapılarak dükkân vitrinlerine ve duvarlara asılmıştı. Uluslararası operasyonun başlatılmasından sonra sigaradan çikolataya, giysiden kibrit kutusuna kadar neredeyse her ürünün üzerinde eşsiz gülüşüyle Mona Lisa belirdi. Hatta gösterilerde dahi sahne aralarında elindeki Mona Lisa posterini seyirciye doğrultarak “Aranıyor, gören oldu mu?” diye seslenen kişiler yer almaktaydı. Halkın asıl ilgisi, tablo hakkında bilgi sağlayacak kişilere 50.000-Frank (Bugünün değeri ile yaklaşık 200.000-Euro) para ödülü verileceği duyurulduğunda oluşmuştu. Ödülü alabilmek için altmıştan fazla özel dedektif tablonun peşine düştü. O tarihlerde maddi sıkıntıda olduğu söylenen Honore Joseph Gery Pieret, para ödülü duyurulduktan sonra: “Louvre Müzesi’nden üç yıl kadar önce bir kısım Antik İber Heykelciği ve Geleneksel Afrika Maskeleri çaldığını; bunları ünlü ressam Pablo Picasso ile yakın arkadaşı ünlü şair Guillaume Apollinaire’e sattığını” itiraf ederek Mona Lisa’yı da onların çalmış olabileceğinden şüphelendiğini açıkladı. Bu itiraf üzerine Picasso ve Apollinaire’in nasıl bir panik yaşadığını o dönem Picasso’nun sevgilisi ve resim modeli olan Fernande Olivier şöyle aktaracaktı: “İkisini de görebiliyorum: korkudan sersemlemiş pişman çocuklar ve ülkeden kaçma planları yapıyorlar. Tehlikeli nesnelerden derhal kurtulmaya; o gece dışarı çıkmaya ve heykellerin bulunduğu bavulu Seine Nehri’ne atmaya karar verdiler. Bavulları taşıyarak gece yarısına doğru yaya olarak yola çıktılar. Sabahın ikisinde yorgun argın geri döndüler. Bavullar ve içindekiler hâlâ ellerindeydi. Bir aşağı bir yukarı dolaşmışlar, bu umutsuz görevlerini asla tamamlayamamışlardı. Takip edildiklerini düşünüyorlardı. Hayal güçleri, her biri bir öncekinden daha fantastik olan binlerce olası olay hayal etti.” Picasso ve Apollinaire, korktukları gibi hırsızlık şüphesiyle gözaltına alındılar. Polis sorguları Alphonse Bertillon tarafından yapılmış ve tuttuğu tutanakta Picasso’nun sorgu sırasında çocuklar gibi ağladığı hususuna da yer vermişti. Şüpheliler, emniyet işlemleri tamamlandıktan sonra mahkemeye sevk edildiler. Dönemin sosyo-politik yapısında milliyetçilik yükselmiş, kamuoyunda sosyal bir hastalık olarak yabancı düşmanlığı hâkimdi. Pablo Picasso bir İspanyol, Guillaume Apollinaire de İtalyan-Leh asıllı olunca kamuoyunda yoğun bir linç kampanyasına maruz bırakılmışlardı. Bu iki genç sanatçının duruşmalardaki korkudan ne yapacağını bilmez tavırları ve panikle verilmiş tutarsız ifadeleri yargılamayı magazinsel bir olaya dönüştürdü. Picasso savunmasında; çalıntı heykel ve maskeleri kendisini meşhur eden, sanat tarihinde kübizm ve modernizmin doğuşu olarak kabul edilen Les Demoiselles d’Avignon (Avignonlu Kızlar,1907) tablosundaki kızların yüzlerini resmetmede kullanmak için satın aldığını söylemesi bir yana, yakın arkadaşı olan diğer sanık Apollinaire’i tanımadığını bile beyan etmişti. Satın aldıkları çalıntı eserleri müzeye iade eden bu iki sanatçı, dört gün süren yargılamanın sonunda; tablonun çalınması konusunda suçsuz bulunarak salıverildiler. Bu sırada Mona Lisa’nın boş çerçevesi de ziyaretçi rekoru kırmakta idi. Dünya’nın dört bir yanından gelen ziyaretçiler Louvre Müzesi’ne akın ediyor, boş çerçevenin önünde sıralar oluşturuyor ve çerçevenin altına çiçekler bırakıyorlardı. Müzenin aylık ziyaretçi sayısı, evvelki dönemin yıllık ziyaretçi sayısını geçmişti. Mona Lisa, iki yıldan uzun bir süre bulunamadı. Kayıp kaldığı zaman zarfında tablonun nerede olduğu öyle merak edildi ki, Leonardo Da Vinci hakkında araştırmalar yapıldı. El yazması notları ve defterleri ortaya çıktığında;anatomi, mimarlık, mühendislik, felsefe ve resim gibi birçok alanda başarılı çalışmalar yaptığı görüldü ve “Rönesans Dönemi Dâhisi” olarak anılmaya başlandı.Tersten yazılar yazmış olması ve tuhaf eskizlerinin bulunması abartılarak bunlar üzerinden onlarca gizemli hikâye kurgulanmıştı. Tabloyu bir tarikatın çaldığı yahut işin arkasında çok zengin iş adamlarının bulunduğu yönünde varsayımlar ortaya atıldı. Mona Lisa; nihayetinde 13 Aralık 1913 tarihinde, İtalya’nın Floransa şehrinde bulundu. Hırsızın, Louvre Müzesi’nde geçici cam işçiliği yapan Vincenzo Peruggia olduğu açıklandı. Peki; polisler olayın en başında geçici cam işçilerini sorgulamamışlar mıydı, Vincenzo nasıl kaçabilmişti? Geçici cam çalışanları, sorgu sırasında
Devamını Oku

HAYVAN HAKLARI KONUSUNDA BÜYÜK BİR KANUN BOŞLUĞU VAR

HAYVAN HAKLARI KONUSUNDA BÜYÜK BİR KANUN BOŞLUĞU VAR Bugünlerde İdarelerin bazı kararlar alarak, sokak hayvanlarını yoğun bir şekilde topladıklarına şahit oluyoruz. Temelinde elbette ki, çevre ahlakından uzak ve tür egoizmi içeren “antroposentrik düşünce” yatmakta. Oysaki İdarelerin görevi; bulundukları yerdeki canlılığı insan, hayvan ve bitkiler de dâhil olmak üzere korumak ve sürdürülmesini sağlamak olmalı. Yıllardır dile getirilmesine rağmen, Belediyeler tarafından hayvanların hem çoğalmasını, hem de agresyonunu azaltan kısırlaştırmalara yeterli bütçeler ayırılmamış olmalı. Çünkü gelinen noktada, bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak sokaktaki hayvanların sayısı artmış durumda. Üstelik bu artış, zor sokak şartlarında tehlikeleri atlatamayıp can veren hayvanların sayıca çok olmasına rağmen gerçekleşmiş. Şimdilerde çözüm olarak; zamanında kısırlaştırma projelerine ayrılmayan bütçelerle verilmiş 47 milyon lirayı geçen barınak ihaleleri sunuluyor. Peki, Barınaklar yaptırılıyor ama barınağın hukuki tanımı nedir? Muhasebesi, idaresi nasıl yapılmalı ve içindeki hayvanlara nasıl davranılmalıdır? Personeli nasıl seçilir veya denetimi nasıl sağlanır? Aynı mantığı devam eden toplama işlemleri için uyguladığımızda; hayvanlar hangi sebeplerle toplanabilir? Toplama ve yakalama nasıl gerçekleştirilmeli, toplanan hayvanlar nereye götürülmelidir? İtlaf yapılacaksa hangi usul ve gerekçelerle yapılmalıdır? Ne yazık ki, ülkemizde bu soruların cevabını bulabileceğimiz yasal bir düzenleme yok. Bu konuda büyük bir boşluk bulunduğundan yasanın olmadığı yerde, yasaya uygunluk da denetlenemeyeceği için ceza verilemiyor. Böyle olunca, bu yasal boşluklar kötü niyetli kişiler tarafından kullanılıyor, ceza korkusu olmadan suiistimal ediliyor ve keyfi tutumlar sergileniyor. Kanunlar, kötü niyetin himaye edilmemesi için vardır. Kanunun olmadığı yerde, boşluklar daima kötü niyetli kişilerce suiistimal edilir. Bu sebeple örnek gösterilen barınaklarda bile; personel tarafından köpeklerin kafalarına kürekle vurularak öldürüldüğü, uzun bayram tatillerinde personelin hayvanlara mama ve su bırakmadan tatile çıkması sebebiyle hayvanların açlıktan öldüğü veya birbirlerini yemek zorunda bırakıldığı üzücü manzaralarla karşılaştık. Bazı barınaklarda, kötü niyetli bir takım personelin bağış olarak gönderilen mamaları murad edildiği gibi hayvanlara vermeyip internette sattığı ve parasını da zimmetine geçirdiği yönündekiiddiaları bile bu kulaklar duydu. Üstelik gün geçmiyor ki; hayvanların hunharca öldürüldüğü, eziyet edilerek sakat bırakıldığı yahut türlü kötü muamelelere maruz kaldığı yönünde paylaşımlar yapılmasın ve hayvanseverlerin kalbi kırılmasın. 5199 Sayılı Kanun “hayvanların korunmaya muhtaç varlıklar” olduğunu kabul etmekle birlikte, mevcuttaki hukuki ihtiyacı karşılayamamakta. Kötü niyetin himaye edilmemesi, hayvanlara yönelik işlemlerin denetimi ve keyfi uygulamaların önüne geçilmesi için hukukçuların, hayvanlar konusunda bilgili kişilerin ve sivil toplum kuruluşlarının da görüşü alınarak ivedilikle hayvan hakları konusunda yasal bir düzenleme yapılması gerek. Üstelik bu düzenleme; sadece sahipsiz hayvanları değil, sahipli hayvanları da kapsayacak şekilde olmalı. Kanun çıkarılmadığı takdirde; mevcuttaki birçok barınak gibi, ihale olunan barınaklar da kullanıma açıldığında denetlenemeyecek ve kötü niyetli uygulamalar sebebiyle bu yerlere “toplama kampı” yahut “hayvan hapishanesi” gibi yakıştırmalar yapılmaya devam edilecek. Buna acilen dur demeli ve çözüm üretmeliyiz.
Devamını Oku

YAPAYA KAPILIP GERÇEĞİ UNUTMAK

YAPAYA KAPILIP GERÇEĞİ UNUTMAK Yapay zekânın bulunması sonrasında büyük bir ivme ile gelişen teknoloji sebebiyle insanlar, kendilerine daha az ihtiyaç duyulacak bir döneme girildiği kaygısı ve işsiz kalacakları korkusu taşımaya başladılar. Bu türden durumlara geçmişte de rastlanılmıştı. James Watt’ın daha birkaç yüzyıl önce icat ettiği buhar makinesinin bir yelkenli gemiye akuple edilmesi sonrası ilk buharlı gemiyi limanlarında gören Hollandalı yelkenciler, yakın gelecekte gemilerde yelkenci tayfaya ihtiyaç kalmayacağını fark ederek geminin buhar kazanını ayaklarındaki sabolarla (ahşap tabanlı ayakkabı) tahrip edip tepkilerini göstermişlerdi. Bu olay sebebiyle tarihte bu tip olaylar “sabotaj” olarak adlandırıldı. Geleceğin işgücünün; yapay zekâlı bilgisayarlar, makineler ve robotlardan oluşacağını hepimiz biliyoruz. Buna teoride basitçe “emek verimliliğe” geçiş de denilebilir. Durum böyle olunca; insanın iş hayatındaki rolü tartışmaya açıldı, mesleklerin geleceği ve daha da önemlisi gelecekte insanların iş sahibi olup olmayacağı konusundaki kaygılar alevlendi. En kuvvetli muhtemel sonuç; önümüzdeki on yıllar içerisinde işsizliğin artması ve en büyük iş kayıplarının da becerilerin önemli olmadığı mesleklerde yaşanması. Diğer yandan, işgücü eksen değiştirdikçe bazı meslekler işlevini yitirip ortadan kalkarken, yeni meslek kolları ve istihdam alanlarının açılacağı düşünülmekte. İleri tarihlerde teknoloji giderek daha fazla işin yerini aldıkça, işsizliğin vahim boyutlara ulaşabileceği ve insanların para kazanamadıkları için devletten gelen ödemelerle geçinmek durumunda kalabilecekleri de öngörülen ihtimaller arasında. Yapay zekâ yeni bir teknoloji olmasına rağmen daha şimdiden; sağlıktan eğitime, sanayiden hizmete kadar birçok sektöre nüfuz etmeyi başardı. Özellikle yargı ve hukuk alanındaki işlerin hafifletilmesi amaç edilse de, belki çok daha ileride yargı süjelerinin yerini alabilecek yeteneğe erişebilecek olan yapay zekâ yazılımlarının, hâlihazırda hukuki danışmanlık hizmeti verirken danışanlarını adeta ipe götürecek hatalar yaptığı görülüyor. Yapay zekâ sistemleri hukuki karar oluştururken vicdani kanaat kullanamadığından bunların titizlikle denetlenmesi gerekiyor. Yapay zekâ sistemleri, çok çeşitli alanlarda o kadar hızlı yayılmış ki, bu konuda transandantal bakış açısı sergilemek neredeyse imkânsız gibi. Öyle ki, bilim insanları bu teknolojinin insan biyolojisinde dahi kullanılabileceği fikrini ortaya atmış durumda. “Transhuman” olarak adlandırılan bu yeni insan, temelde büyük farklılıklar olmakla birlikte Friedrich Nietzsche’nin “Übermensch” (üstün insan) kavramına çağrışım yapmakta. Her iki kavram da insanın gelişimini amaçlamakla birlikte; übermensch bu gelişimin ancak insanın kendi çabasıyla ahlaki, felsefi ve içsel alanlarda dönüşerek yapılabileceğini vurgularken, transhuman bu gelişimin teknoloji aracılığıyla bedende, insanın fiziksel ve zihinsel yeteneklerinin dönüştürülmesiyle olabileceğine odaklanmakta. Bu süreçte insan yapay zekâ ile git gide robota yaklaştırılırken, robotların da suni deri ile kaplanıp kıyafet giydirilerek insanlara benzetilmeye çalışıldığına şahit oluyoruz. Robot Sophia’nın “İnsanlığı yok edeceğim!” söylemi ve yapay zekâ alanında çalışan şirketlerin “Yapay zekâ, yavaş ve güvenli bir şekilde ilerletilmeli.” yönündeki açıklamaları birçoğumuzun aklına Arnold Schwarzenegger’in oynadığı “Terminatör” adlı James Cameron filmlerini getirmiş olabilir. Fakat burada insanlığın, bir yapay zekâ ağı olan Skynet tarafından tehdit edilmesi veya makinelere karşı yürütülen aksiyon ve kovalamaca dolu mücadeleye değil, çok daha derin bir hikâyeye değinmek istiyorum: Ahşap bir kuklanın gerçek bir çocuğa dönüşme isteğinden. “Geppetto” (God/Tanrı) adında bir marangoz, odun parçasından bir kukla yapar ve ona “Pinokyo” (Person/İnsan) adını verir. (Bunu çağdaş dönemde bilim insanlarının transhuman yapmasına benzetebiliriz.) Pinokyo, sihirli bir şekilde canlanır ve insan gibi hareket etmeye başlar. (Transhuman, zaten bu yeteneğe sahiptir.) Pinokyo’nun burnu her yalan söylediğinde uzar. (Kim bilir, belki zihinsel yeteneklerin dönüştürülmesi sırasında transhumenda da sürpriz bir şekilde yalan/doğru sensörü açığa çıkar.) Pinokyo, gerçek bir çocuk olmak için yolculuğa çıkar ve bu yolculukta başına birçok kötü olay gelir. Bir gün, Geppetto’yu kurtarmak için dev bir balinanın içine girerek fedakârlık gösterdiğinde; sahip olduğu bilgileri özümsemiş, hissetmiş ve içselleştirmiş olduğunu kanıtlayarak gerçek bir çocuğa dönüşür. Yani Pinokyo’nun gelişimi tıpkı übermensch kavramında olduğu gibi,kendi çabasıyla ve içsel bir dönüşüm yaşadığında gerçekleşir. Mesele göre; insan olmanın önemi, duygularda ve içsel özelliklerde gizlidir. Yapay zekânın neler yapabileceğini, yaşam ve çalışma şeklimizi nasıl derinden dönüştürdüğünü hepimiz zamanla göreceğiz. Ve insanlar bir gün seçim yapmak durumunda kaldıklarında; yapay zekâ sistemleri ile çaba göstermeden bilgiye erişilen transhumana dönüşmeyi mi, yoksa klasik yöntemle çalışarak bilgiyi özümseyen übermensch olmayı mı tercih edecekler? Transhuman olup uzun yaşamayı mı, übermensch olup anlamlı bir hayatı mı? Hepsinden önemlisi tüm bunların sonunda gelecekte açlıktan ölen insanlar veya eziyet gören hayvanlar hala var olacak mı? Yapaya kapılıp gerçeğin (özün, vicdan ve duyguların) unutulmadığı bir gelecek dilerim.
Devamını Oku

TEKNOLOJİ BU KADAR İLERLEMİŞKEN, ATLI ARABA DA NEYİN NESİ?

TEKNOLOJİ BU KADAR İLERLEMİŞKEN, ATLI ARABA DA NEYİN NESİ? Tekerleğin icadı ve ulaşım, taşıma gibi ihtiyaçları karşılamaya yönelik kullanılması insanlığın gelişimi ve ilerlemesinde önemli bir adım olmuş, önceleri öküz ve eşekler tarafından çekilen kasalı araçlar atın evcilleştirilmesinden sonra at arabalarına dönüştürülmüş. Atlı arabaların M.Ö. 2000’li yıllarda kullanılmaya başlandığı bilinmekte. Atlardan alınan bu yardım sayesinde insanlar hızlı ve güvenli seyahat edebilmiş, daha uzak mesafelere yanlarında daha fazla yük taşıyarak gidebilmişler. Böylece farklı bölgelere yerleşmiş insanlar arasında ilk kültürel etkileşim de kurulmaya başlanmış. At arabaları; dönemin ihtiyacına göre tarla ve bahçe işlerinde kullanılanlardan tutun da gezinti amaçlı faytonlara ve savaş arabalarına kadar çok farklı türlerde üretilmiş ve kullanılmışlar. 19. yüzyılın ikinci yarısında motorun icadı ve çeşitli araçlarda kullanılması ile atlı arabalardan çok daha hızlı ulaşım ve daha fazla yük taşıma kapasitesine kavuşulmuş. Atlar hayatın içinde o kadar var olmuşlar ki; mühendis ve bilim adamı James Watt, buhar makinelerinin ilk üretilmeye başlandığı yıllarda bu yeni makinelerin gücünü olası alıcılara anlatabilmek için “Horse Power (HP)”  yani “Beygir Gücü” ifadesini kullanmış. Beygir gücü, halen otomobil ve elektrik motorları için kullanılan güç birimidir. Birinci Dünya Savaşı’nda; savaş alanındaki ordulara lojistik destek sağlamak için kullanılan at, eşek ve katır ölümü dramatik sayılarda iken, lojistik faaliyetlerde dizel motorların yaygın olarak kullanıldığı İkinci Dünya Savaşı’nda bu sayı son derece düşük olmuş. Teknolojik alanda bu ilerlemeler kaydedilir iken, düşünsel ve felsefi boyutta da başka türlü değişimler geçirilmiş, “Modernizm” adı altında belirleyici ve uzun bir döneme giriş yapılmış. Dönemin felsefi altyapısı kaynağını bir Fransız filozof ve matematikçinin: “Cogito, ergo sum.” yani “Düşünüyorum, öyleyse varım.”  ve “Tanrıyı bulamam ama insan var.” sözlerinden almaktadır. Bu kişinin René Descartes olduğunu tahmin etmiş olmalısınız. Sonrasında Alman filozof Immanuel Kant: “Aydınlanma, kişinin kendi aklını (bir başkasının rehberliği olmadan) kullanmaya cüret etmesidir.” diyecek ve bu altyapının üzerine kolonlar inşa edilmeye başlanacaktı. Peki, zihinlerde oluşan bu yeni yapı neyi değiştirdi? Elbette ki, Tanrısal bir evren tasarımından zihinsel bir evren tasarımına geçişi. Gerçeklik; artık Tanrı “ol” deyince olan ve Tanrı’nın insafına bırakılan bir şey olmaktan çıkarılmıştı. Evrenin merkezinde bundan böyle Tanrı değil, insan ve onun zihni yer alıyordu. Bu düşünceye aynı zamanda “Hümanizm” diyoruz. Hümanizm, zannedilenin aksine insanın başka insanlar için empati kurduğu bir düşünme yöntemi değil, insanın Tanrı yerine geçerek evrenin merkezine alındığı ve bilgiye yalnızca insan aklıyla ulaşılabileceğini savunan bir sistem. Konuyla ilişkisine gelirsek; ne yazık ki hümanizm zaman içinde rayından saptırılmış ve bir yan etki olarak bazı insanlar kendilerini öyle bir yüceltmişler ki, bunun sonucunda doğada hayvanların, sadece insanlara hizmet etmek için var olduğu şeklinde ekolojik dengeyi yok sayan düşünceler ortaya atılmış. Bu yavan düşüncenin bir yansıması olarak evcilleştirilmeyip adeta köleleştirilen atların, faytonlara koşularak güçleri ve taşıma kapasiteleri üzerinde yorgunluktan bayılana hatta bazen de ölene kadar çalıştırıldığı örneklere sıkça rastlanılmış. Oysaki,doğada hayvanlar özgürdür, insanlara hizmet etmezler olsa olsa sadece yardım edebilirler.M.Ö. 2000’li yıllarda kullanılmaya başlanılan atlı arabanın, bundan dört milenyum sonra üstelik sayısız türde motorlu araç var iken, hala kullanımında ısrar edilmesinin hiçbir mantıklı ve insani tarafı yok. O halde, teknoloji bu kadar ilerlemişken, atlı araba da neyin nesi?
Devamını Oku

SOKAK HAYVANLARI VE MEVCUT DURUMA İLİŞKİN EKSİKLİKLER

SOKAK HAYVANLARI VE MEVCUT DURUMA İLİŞKİN EKSİKLİKLER Gazetedeki ilk yazımı hazırlamaya başladığımda 18 yaşındaki kedim hastalandı. Durumu ne yazık ki günden güne kötüye gitti. Onunla ilgilenmem gerektiğinden başladığım yazıyı bitirme imkânı bulamadım. Bayramın hemen öncesinde kedim hayata veda etti ve geriye büyük bir boşluk kaldı… Onun hatırasına konuyu değiştirip ilk yazımda hayvanlardan ve hayvan haklarından bahsetmenin daha uygun olacağını düşündüm. Hayvanlar, diğer birçok ülkeden farklı ve kültürümüzün bir parçası olarak sokaklarda özgürce dolaşıp yaşayabilmekte. Sokak hayvanları olarak nitelediğimiz bu canlar, ekseriyetle kedi ve köpeklerden oluşmakta. Onlar, devinimsiz taş sokaklara canlılık getirmekte ve ekolojik yaşam döngüsünü ayakta tutmaktalar. Peki, hayvanlar sokakta nasıl yaşar? Zira şehrin sokakları doğal ortamlardan çok daha fazla tehlike barındırmakta. Bu önermenin sağlamasını bazı belgesellerde görebiliyoruz. Bunlar, belli vasıflardaki adamların araç-gereç hatta kıyafet dahi olmadan vahşi doğaya bırakıldığı; orada açlık, susuzluk ve barınma ihtiyaçları için mücadele ederek belirli bir süre hayatta kalmaya çalıştığı türden yapımlar. Ve bir gün bu adamlar aynı mücadele için vahşi doğa yerine şehir sokaklarına bırakıldıklarında: “Şehirlerde yiyecek bulmanın ve hayatta kalmanın vahşi doğadan çok daha zor olduğunu, sokaklarda ölüm tehlikesi yanında bazı insanların tecavüz gibi suç teşebbüslerinden de kurtulmak zorunda kaldıklarını” açıkça ifade ediyorlar. Güçlü ve yetenekli insanların bile hayatta kalmakta zorlandığı şehir sokaklarında hayvanlar yaşamlarını nasıl idame ettirebilir? Elbette ki, tek beslenme şansları olan çöpleri yiyerek. Su bulma konusundaki imkânları ise neredeyse yok denecek kadar az. Çünkü yağmur yağsa bile sular şehrin altyapısına aktığından, üstte birikinti kalması söz konusu değil. Türler arası bir kıyas yaparsak; kediler çöp kutusuna girip karıştırabildiğinden, çöp kutusuna çıkamayan köpeklere göre hayatta kalma şansları daha fazla. Diğer yandan, her iki tür de şehrin olmazsa olmazı yollar ve arabalar sebebiyle sürekli olarak çarpılma ve ölüm tehlikesi ile burun burunalar. Durum böyle olunca; sokak hayvanlarının insanların yardımı olmadan uzun süre hayatta kalamayacağını söylersek, bu yanlış bir vargı olmaz. Bir hukuk devletinde toplumsal düzeni sağlamanın en etkili yolu, yasa ile yaptırımlar getirmek. Ülkemizde hayvan hakları konusunda 2004 yılında kabul edilmiş 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu bulunmakta. Kanunun amacı kendi lafzı ile hayvanların rahat yaşamlarını temin etmek ve bu kapsamda iyi muamele görmelerini; acı, ıstırap ve eziyete karşı en iyi şekilde korunmalarını sağlamak. Her ne kadar amaç böyle ise de; mevcut durumda sadece üç temel sebeple murad edilen amaca tam olarak ulaşılamadığı görülmekte. Nedir bu sebepler? 1) Cezaların caydırıcı nitelik taşımaması, 2) Barınaklarda gelişen teknolojiye uygun belli bir standartın sağlanamaması ve düzenin oturtulamaması, 3) Sokak hayvanlarının günlük olarak beslenmesine yönelik düzenlemelerin yapılmaması. İlk olarak suç işlenmesinin önlenmesi büyük ölçüde cezaların caydırıcılığına bağlı. Bir yerde yaşayanların tümü cani bile olsa caydırıcı nitelikte cezalar söz konusu olduğunda ceza alma korkusu, suç işleme iradesinin önüne geçiyor ve toplumsal refah daha kolay sağlanabiliyor. Cezalar belirlenirken, kendini koruyamayacak durumdaki sokak hayvanlarına zarar verebilen insanların sokak hayvanları olmasaydı yine kendini koruyamayacak durumda olan çocuklara saldıracağının kabulü ile hareket edilmesi gerek. İkinci olarak barınaklar; sokak hayvanlarının kısırlaştırılması, aşılanması, tedavi ve rehabilite edilmesini sağlayan merkezler. Dolayısıyla bunlara geniş alanlar tahsis edilmeli, görev kapsamı genişletilmeli, yeterli personel ve teknik donanım sağlanmalı, belirli periyotlarla denetimi gerçekleştirilebilmeli. Bu kapsamda; her bir barınak adına web sitesi kurulabilir, hayvanların tek tek kayıtları oluşturularak bu web sitesinde paylaşılabilir, hayvanların durumu 7/24 canlı yayın yapan kamera sistemi ile web sitesi üzerinden izlenebilir ve bağışlar konusunda şeffaf bir sistem benimsenerek, mali durum, bütçe ve gelir giderler yine bu sitede aylık olarak yayınlanabilir. Böylece insanlar, yardım etme ve güven duygusu zedelenmeden gönül rahatlığı ile bağışta da bulunabilirler. Son olarak sokak hayvanlarının beslenmesi konusunda temel bir sistem oluşturulmalı. Mevcut durumda böyle bir sistem var olmadığından sokak hayvanlarının beslenme ihtiyacı bireysel olarak hayvanseverler veya derneklerce karşılanmaya çalışılmakta. Ne yazık ki, idarenin desteği olmadan bu ihtiyacın bireysel çalışmalarla giderilebilmesi matematiksel olarak mümkün değil. Bu konuda idare desteği ile belli noktalara çağın gereklerine uygun şekilde besleme makineleri yerleştirip elektronik kontrol sistemi ile belli aralıklarla hayvanlara mama verilmesi sağlanabileceği gibi otel, kafe ve restoran gibi işletmelerden yemek artıklarının toplanarak ve ayrıştırılarak hayvanlara dağıtılması da sağlanabilir. Bir hukukçu olarak sadece bu üç hususta düzenleme yapıldığı takdirde ülkemizin Dünya’da emsal olacak bir sisteme kavuşturulabileceği kanaatindeyim. Burada “Sadece eleştiriyorsunuz fakat bir çözüm önerisi getirmiyorsunuz.” söyleminde bulunabilecek yetkililer olursa diye hayvan haklarına ilişkin olarak hali hazırda ayrıntılı biçimde hazırladığım hukuki bir metnin mevcut olduğunu ve bu yönde bir girişimde bulunulmak istenirse seve seve paylaşmaya da hazır olduğumu belirterek yazımı bitiriyorum. 14 Ağustos 2023
Devamını Oku

Decision Are A Professional Attorney & Lawyers Services Provider Institutions. Suitable For Law Firm, Injury Law, Traffic Ticket Attorney, Legacy And More.

Contact Info

+(002) 0121-2843-661
+(002) 0106-8710-594
AR-Coder@arcoder.com
Support@arcoder.com
Menouf City , El-Menoufia, Egypt.
Shibin El-Kom , El-Menoufia, Egypt.

Follow Us