Jülide Oktay

Neo mu Cyhper mı?

KODLAR, CİNLER VE MAHKÛMLAR: MAĞARADAN MATRIX’E GERÇEKLİK KUŞKUSU

Lana ve Lilly Wachowski tarafından yazılıp yönetilen, 1999 yapımı kült bilimkurgu filmi The Matrix. Serinin devam filmleri de var ancak bana göre en başarılısı ilk film. Özellikle yapay zekânın yükselişiyle birlikte, filmde tartışılan o konu yeniden gündeme geldi: Gerçek sandığımız dünya sahiden gerçek mi? Bu sorunun bize düşündürdüğü gerçeklik kuşkusu, şüphesiz teknolojiden çok daha eski. Yaklaşık 2400 yıl önce Platon’un “Devlet” adlı eserinde yer verdiği, insanların gölgeleri gerçekliğin kendisi sanması ve hakikate ulaşmanın güçlüğünü anlatan mağara alegorisi, felsefi anlamda The Matrix filminin mantığını açıklayan eski metinlerden biri. Film, adeta bu alegorinin modern teknoloji kullanılarak sinemaya uyarlanmış hali.   Platon’un mağarasında, doğduklarından beri karanlık bir mağarada başlarını arkaya çeviremeyecek şekilde zincirlenmiş mahkûmlar var. Arkalarında ateş yanmakta ve bazı insanlar bu ateşin önünden çeşitli nesneler geçirmekte. Mahkûmların görebildiği tek şey, karşılarındaki duvara yansıyan gölgeler. Hayatları boyunca yalnızca bu gölgeleri gördüklerinden onları gerçekliğin ta kendisi sanıyorlar. Yani, bildikleri dünya, gölgelerden ibaret. The Matrix’te de benzer olarak insanlar doğduklarından beri sıvı dolu kapsüllerde mahkûm halde. Beyinlerine gönderilen sinyaller sebebiyle yapay bir dünyayı deneyimliyorlar. Bu yapay dünyada işe gidiyor, yemek yiyor veya sokaklarda yürüyorlar. Ancak deneyimledikleri bu hayat, aslında gerçek değil ve sadece makineler tarafından üretilmiş bir simülasyon. Platon’un mağarasında bir mahkûm zincirlerinden kurtulup dışarı çıkıyor. Önce Güneş ışığı gözlerini kamaştırıyor ve acı çekiyor, ışığa alıştığında ise dış dünyayı tanımaya başlıyor. Hayatı boyunca gerçek sandığı gölgelerin, gerçekliğin yalnızca sınırlı bir temsili olduğunu anlıyor. The Matrix’te de Neo (Thomas Anderson) kapsülünden çıkarılıp Nebuchadnezzar gemisine alındığında da benzer bir uyanış yaşıyor. Gözlerini ilk açtığında acıyla “Gözlerim neden ağrıyor?” diye soruyor. Morpheus ona şu cevabı veriyor: “Çünkü onları daha önce hiç kullanmadın.” Neo, uyandıktan sonra o ana kadar gerçek sandığı her şeyin simülasyon olduğunu anlıyor. Platon’un alegorisinde, mahkûm mağaraya geri dönüp oradakilere gerçeği anlatmak istiyor. Ancak mağaradakiler, onun delirmiş yahut gözlerinin bozulmuş olduğunu söylüyor. Mahkûm, söylediklerini kanıtlamak için onları dışarı çıkmaya zorlarsa bu defa da ona düşmanlık edip öldürmek istiyorlar (Platon, burada hocası Sokrates’in idam edilmesine de gönderme yapıyor). Platon’un anlatısı, hakikatle karşılaşmanın sadece bilgi edinmekten ibaret olmadığını; alışkanlıkları ve dünyayı anlama biçimini de değiştirmeyi gerektirdiğini gösteriyor. The Matrix’te de Neo ve Morpheus insanları Matrix’ten (mağaradan) çıkarmaya çalıştığı için sistemin ve uyanmak istemeyen insanların hedefi haline geliyorlar. Hain Cypher, gerçek dünyanın (Zion) yoksunluğunu, acısını ve umutsuzluğunu deneyimledikten sonra yeniden Matrix’e (mağaraya) dönmek istiyor ve Ajan Smith ile yaptığı pazarlıkta “Beni Matrix’e geri döndür, kim olduğumu unutayım ve zengin bir aktör olayım.” diyor. O, hakikati bilmenin bedelini ödemek istemiyor ve gerçekliğin acı verici koşullarıyla yüzleşmek yerine, rahat ve tatmin edici bir yanılsamayı seçiyor. Yani Cypher, aslında mağaradaki mahkumlar gibi dünyayı kavrama biçimini değiştirmeyi reddeden insanlığın sembolü. Diğer yandan, Cypher’ın tercihi yalnızca korkaklık veya bilgisizlik olarak tanımlamak da sığ bir yorum olacak. Çünkü bu tercih aynı zamanda insanın hakikat ile mutluluk arasındaki çatışması da. Ve bu çatışma şu soruları akıllara getiriyor: İnsan, acı veren bir hakikati bilmek zorunda mı? Rahatlık, haz ve güvenlik uğruna hakikatten vazgeçmek her durumda ahlaki bir başarısızlık mı? Antik Yunan’dan 17. yüzyıla geldiğimizde ise gerçeklik kuşkusunun başka bir biçimiyle karşılaşırız: René Descartes’ın kötü cin (genium malignum) hipotezi. Descartes “İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar” adlı eserinde kötü cini, insanı sistematik biçimde aldatan son derece güçlü ve kurnaz bir varlık olarak varsayar. Gördüğümüz dünya, sahip olduğumuzu düşündüğümüz beden ve dışarıda var olduğuna inandığımız nesnelerin belki de sandığımız gibi olmadığını söyler. Filmin aksine Descartes’ın amacı; dünyanın bir illüzyon olduğunu kanıtlamak değil, her şeyden kuşku duyduğunda bile şüphe edemeyeceği bir bilgi bulmaktır. O bilgi ise kuşku duyan bir öznenin varlığıdır: “Düşünüyorum, öyleyse varım.” Kötü cinin The Matrix filmindekiyansıması ise;insanlığı köleleştiren, enerjisini sömüren ve zihinlerine sahte bir dünya illüzyonu yerleştiren makine ve yapay zekâlar. Filmin unutulmaz sahnelerinden birinde, gerçeklik kuşkusu Morpheus’un Neo’ya söylediği şu replikte kendini gösteriyor: “Gerçek nedir? Eğer hissedebildiğin, koklayabildiğin, tadabildiğin ve görebildiğin şeylerden bahsediyorsan, o zaman ‘gerçek’, beynine iletilen elektrik sinyallerinden başka bir şey değildir.” Gerçeklik tartışmasını daha yakın bir döneme taşıdığımızda, 1981’de yayımlanan Simülakrlar ve Simülasyon adlı eseriyle Fransız sosyolog ve düşünür Jean Baudrillard karşımıza çıkıyor. Wachowski kardeşlerin, çekimlere başlamadan önce filmin felsefesini anlamalarına yardımcı olmak açısından tüm ana kadroya bu kitabı okuma zorunluluğu getirdiğini söyleyenler var. Ayrıca kitap, filmin ilk sahnelerinde Neo’nun odasındaki gizli bölmede yasa dışı yazılımları ve paraları sakladığı içi oyuk kitap olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik kitap, tam da Baudrillard’ın nihilizm (hiççilik) üzerine yazdığı bölümden açılıyor. Yine Morpheus’un, Neo’ya dünyanın harabeye dönmüş o gerçek halini gösterdiğinde söylediği “Gerçeğin çölüne hoş geldin.” sözü de Baudrillard’ın eserinden alıntı. Jean Baudrillard’ın 2003’te verdiği bir röportajda, kitabındaki düşüncelerinin The Matrix filminde yanlış yorumlandığını ifade ettiği de söylenir. Gerçekten de The Matrix filmi, simülasyon ile arkasında gizlenen gerçek dünya arasında belirgin bir sınır çiziyor. Baudrillard’ın yaklaşımı ise daha karmaşık. Asıl mesele insanların gerçek olmayan bir dünyaya inandırılması değil, modern toplumda sanal imgelerin ve modellerin gerçeklikle kurduğumuz ilişkiyi dönüştürmesi ve gerçek ile sanal temsil arasındaki ayrımı belirsizleştirmesi. Yani film, insanı sahte dünyadan kurtararak gerçek dünyaya ulaştırmaya odaklanırken Baudrillard, gerçeğin kendisiyle kurduğumuz ilişkinin nasıl dönüştüğüne odaklanıyor. Günümüzde Baudrillard’ın bahsettiği o dönüşümler çoktan gerçekleşmiş halde. Cebimizdeki telefonlar bizi her an veriyle beslenen devasa bir algoritma Matrix’ine bağlıyor. Artık konsere gittiğinde müziği dinlemekten çok orada bulunduğunun dijital kanıtını üretmeye çalışanlarla (deneyimin yerini simülasyonun alması), yemeğin lezzetinden ziyade dijital bir imge olarak nasıl duracağını önemseyenlerle (imgenin, nesnenin önüne geçmesi) veya estetik cerrahlara gidip kendilerini Instagram filtrelerine benzetmeye çalışanlarla (sanal temsilin gerçeğinden daha değerli ve daha arzulanan hale gelmesi) sıkça karşılaşıyoruz. Toplumsal eğilim; deneyimi(gerçeği), kendisi için tecrübe edilen bir olay olmaktan çıkararak başkalarına sunulacak bir imgeye dönüştürmüş durumda. İnsanların, deneyimini aktarması elbette olağan bir durum. Tuhaf olan, artık paylaşımın başarısına göre deneyimin planlanmaya başlanılması. Yani öncelik deneyimin (gerçeğin) kendisi değil, sanal temsili, kendini belirli bir biçimde sunma. Görünen o ki, insan kendini daha fazla ifade etme imkânına sahip oldukça, bunu başkalarının beklentilerine göre biçimlendirme baskısı da artıyor. İçinde yaşadığımız dijital dünya, gerçekliği algılama biçimimizi etkilerken arzularımızı ve seçimlerimizi de biçimlendirebiliyor. Belki de artık modern mahkûmlar olarak kendi mağaramızı cebimizde taşıyor ve kendi rızamızla simülasyonun birer parçası haline geliyoruz. Peki, mağaradan gerçekten çıkabilir miyiz? İnsan bilinci, etrafını saran illüzyon perdesini yırtmaya muktedir. Özgürleşmek içinse filmdeki gibi kırmızı bir hap yutmaya gerek yok, dijital dünyayı bütünüyle reddetmeye
Devamını Oku

Decision Are A Professional Attorney & Lawyers Services Provider Institutions. Suitable For Law Firm, Injury Law, Traffic Ticket Attorney, Legacy And More.

Contact Info

+(002) 0121-2843-661
+(002) 0106-8710-594
AR-Coder@arcoder.com
Support@arcoder.com
Menouf City , El-Menoufia, Egypt.
Shibin El-Kom , El-Menoufia, Egypt.

Follow Us